SIR VE TESİR
İnsanoğlunun içerisinde bulunduğu âlem, kesret âlemidir. Kesret âleminde yer alan insanların çoğu bu âlemin çukurlarına düşmektedir. Bu düşüş, varlığı itibarıyla latif bir ruha mensup olan insanın çokluğa meyledişini ifade etmektedir. Çokluk, insanın önüne çeşitli engeller koymakta ve kıymetli şeyleri ıskalamasına neden olmaktadır. Görüntü ile gürültü, bahsi geçen engellerin temelini oluşturan ögelerdir. Bu engelleri aşan ve sırrını koruyabilen ruhlar, özel mertebelerde konumlanmaktadır. Bu mertebelere erişen ruhlar; gönüllerinde taşıdıkları inançları ile dünyaya, bulundukları yere ve temas ettikleri insanlara derin tesirler bırakabilmektedir.
Gücün esas kaynağı tesir edebilme hâlinde saklıdır. Güç olarak tarif edilen şey, biraz giz biraz da yumuşaklık içermektedir. Nitekim inanca ve bilgelik geleneğine yaslanan güç; kılıçtan ve kaba kuvvetten değil, söz ve sesten yani kelâmın kendisinden doğmaktadır.
İnsan etkilenen ve etkileyebilen bir varlıktır. Bir insanın kendi seyr-i sülûku içerisinde inşa ettiği yapının dışarıya taşması, o kimsenin etrafının inşasına da vesile olmaktadır. En büyük tesir alanına sahip olan ruhlar, gönüllerine vahiy indirilen peygamberlerdir. Bu itibar ile; Son Peygamber’in zihninden ve gönlünden çıkanların bir ümmeti şekillendirdiğine şahit olunmaktadır.
Bir insanın tesir edebilmesi ve bazı şeylerin görülebilmesi için ruhsata ihtiyaç duyulmaktadır. Ruhsat, Hak Teâlâ’nın dilediği şeyi, muhatabının hak etmesidir. İnsanın ruhsatı ancak göz önündeki kalabalıklardan ve gürültülerden kurtulup, doğru tecrübeler ile hemhâl olmak kaydıyla hak edebilmektedir. Kalabalıklardan ve gürültüden kurtulmak bilgeliğin en önemli adımıdır. Bilgeler almış oldukları terbiye neticesinde; bir imtihana maruz kalmadan, o imtihanı tecrübe edebilmektelerdir. Yani bilge ruhların, bir kötülüğün içerisinde olup, kötülüğe bulaşmadan, o kötülüğü tecrübe edebilmek gibi kıymetli özellikleri vardır.
Bilgelikte söylemekten ziyade yaşamak esastır. Yaşamak aynı zamanda hikâyenin derinliğini korumaktadır. Derinlik ise ancak zaman ve mekâna riayet edenlere nasip olabilmektedir. Nitekim görülmesi gerekenlerin görülmesi, duyulması gerekenlerin duyulması ve insanlara etki edebilmesi için uygun zaman ve mekân üzere olmak gerekmektedir.




