RUH VE BEDEN
İnsan, manevi âleminden dünyaya indirilerek bu dünyada hapsolmuştur. Dünyada yaşamak kolay değildir; yaşamak, ciddi ve zahmetli bir iştir çünkü ruh ve beden düalitesi vardır. Ruh sade ve latiftir; beden ise kesif ve çokluk üzerine inşa edilmiştir.
Ruh, birlemeyi; beden, kesreti/çokluğu arzulamaktadır. Ruhun arzuları ile bedenin arzuları arasında başlangıçta ayrışma ve tezatlık söz konusudur. Ruh bedene, beden ruha benzeyebilmekte ya da alan ayrışmaları gözlenmektedir. Çatışma içinde olan beden ve ruh, insanda düalitenin başladığı yerdir. İnsanın bir düalite üzerine yaratılması, ruhun bedenle örtünmesi/giydirilmesidir.
İnsanda ikiliğin ortaya çıktığı yer, ruhun beden giysisi ile giydirildiği yerdir.
Beden, bu dünyada tekâmül sağlamak için bir araç olduğundan dolayı dünyayı sevmekte, maddeden ayrılmak istememektedir. Bedenin annesi dünyadır. Beden, annesinden ayrılmak istemeyen bir çocuk gibidir. Anneden uzaklaşınca huysuzlaşmaktadır. Ruh ise özünün bu dünyada olmadığını bilmektedir ve hep yaratıcıyı arayarak, O’na özlem duymaktadır.
Ruh ve bedenin istedikleri birbiriyle uyuşmamaktadır. Bedenden ruha, kesafetten letafete, maddeden manaya, yoğunluktan saflığa, kademe kademe soyutlanmak suretiyle geçmekle mümkündür. Ne kadar erken farkına varır, bedenin arzuları dizginlenirse o kadar öze yakın olunmaktadır. Ruha ne kadar yaklaşılırsa yaratıcıya o kadar yaklaşılmaktadır.
Bu dünyada insana emanet olan bir beden ve onun içinde tutsak bir ruh vardır.




