ÖZ
İnsan, yeryüzüne beşer formatında indirilen bir varlık olsa da yalnızca beşerî özelliklerden müteşekkil değildir. Bu özellikleriyle beraber onu anlamlı kılan ve yeryüzünde bulunan diğer canlılardan ayıran kıymetli bir öz taşımaktadır. Bu öz; insanın dünyaya indirilmeden evvel tanış olduğu hakikatten kalan kıymetli bir emanettir. İnsan, taşıdığı bu emanet ile hakikatin izini sürmelidir. İnsanın sahip olduğu emaneti koruması ise; yaşamı boyunca daima doğru koordinatlarda bulunmaya gayret etmesiyle aslına yaraşır edimlerde bulunmasıyla mümkün olmaktadır.
Dünya hayatında insan; taşımış olduğu kıymetli hatırayı, hakikat parçasını, özü unutmaya meylettirecek illüzyonlar ile karşılaşmaktadır. Bu illüzyonlar; dünya hayatının asli vatan olmayışının ve imtihan yeri oluşunun bir tezahürüdür. Fakat insan bu gerçeği çoğu zaman unutmaktadır. Geçici, süfli olan şeylerin kalıcı ve ulvi olduğu sanrısına kapılıp, yanılgılar içerisinde bir ömrü heba etmektedir. İnsanın taşımış olduğu ve kıymetli bir parça olarak nitelendirilen öz; dünya hayatının maddi getirileri, sanrıları ve aldatmacaları içerisinde kendini aşikâr edememektedir. Maddeye bağlanmış ve maddi olanı nihai gaye haline getiren insan için özün hatırlanması söz konusu olamamaktadır.
İnsan unuttuğunu hatırlamadığı takdirde; diğer canlılardan ayrıldığı temel noktayı fark edemeden dünyadan gitmektedir. Dünyaya indirilmekle birlikte evvelde tanış olunan hakikat ile insan arasındaki mesafe artmıştır. İnsandan beklenen ise unuttuğunu hatırlaması ve kaybettiğinin izini sürmesidir. Bu iz sürüş faaliyetinin sağlıklı olabilmesi için; insanın dünya hayatındaki maddi unsurlara takılmaması ve mana ile bağını kuvvetlendirmesi gerekmektedir. Özünü hatırlayan insanın manayı tanıyan ve hisseden melekeleri gelişmektedir. İnsan özünü hatırladıkça kendini tanımaktadır. Kendisini tanıyan insan, taşıdığı özün asıl sahibini yani yaratıcısını tanımaktadır. Bu tanıyış neticesinde insanın dünya hayatındaki olaylara karşı yaklaşımı değişmektedir. Dünya hayatının kendisi için bir imtihan yurdu olduğunun farkına varmaktadır. İnsan özünü hatırladıkça vazifesini hatırlamaktadır. Netice itibariyle beşerimsi özelliklerle yetinmeyip, süfli âlemde ulvi olanın hasretini çekerek adım atmaktadır. İnsan, doğru ve güzel atılmış adımların neticesinde yolun sonunda taşıdığı emaneti hakkıyla sahibine teslim etmeyi murat etmektedir. Asıl sahibin kişiden razı oluşu ise insanın arzuladığı nihai hedeftir.




