TEVHİD-VAHDET

TEVHİD-VAHDET

Yaratılış itibariyle insan bu dünyada; kendini tanıyarak başkalarını, başkalarını tanıyarak kendini, kendini ve başkalarını tanıyarak Rabbini tanımaya gayret etmektedir. İnsanın bu gayretindeki ilk adımı, öncelikle durmaktır. Durduğu an, mevcut konumunu fark eden insan, insanlığın ortak mirasına dönerek insanlık hikâyesini serimlemektedir. 

 

Âlem seyredilmeye başlandığında üç ana unsurun; toprak, su ve havanın tüm mevcudatın temelini oluşturduğu gözlemlenmektedir. Kâinatı tanıyabilmek adına yapılan incelemelerle anlama ve anlamlandırma çabasına girildiğinde, yukarıda zikredilen ana unsurların; katı, sıvı ve gaz hâllerinin varlığın temel bileşenini oluşturduğuna ulaşılmaktadır. Kâinatın bu hâli kesreti ifade etmektedir. Kesretin meydana gelmesini sağlayan bir öz/kaynak vardır. Bu kaynaktan çıkanlar bir sonraki safhada çokluğu oluşturmuş böylelikle de “birlik-çokluk” dikotomisi meydana gelmiştir. İnsanın, kendi benliğinde ve âlemde şahit olduğu bu düalite, esasında varlığın kendisi ile ondan yansıyanlar şeklinde okunabilmektedir. Bu meselenin düğümlendiği temel nokta “Bir’den/Öz’den çıkan şey, nasıl farklılaşarak çokluğu meydana getirdi?” ile “Varlığı birlik üzerinden mi yoksa çokluk üzerinden mi anlayacağız?” sorularından kaynaklanmaktadır.  

 

Vahdet-kesret meselesi incelenirken varlık ve varoluşun anlamı şöyle izah edilmektedir: Teklik; varlığın kendisidir, tanrısaldır, mükemmeldir ve durandır. Çokluk; varlığın yansıması olarak Tek’in özelliklerini gösterendir, imkân barındırandır, varlık ile yokluk arasında yani varoluştadır, eksiktir ve Duran’da dönendir. Mahlûkat daima bir akışın içerisinde dairesel hareketlerle dönmektedir. İbadetlerin de özünde yer alan bu dönme faaliyeti, varlığı mutlak olmayan yaratılmışları gerçek varlığa bağlayan bir hatırlatıcı işlevindedir.  

 

Yaratılış itibariyle gerçek bir varlığı ifade etmeyen insana, yalnızca hatırlayıp manaya yaklaşarak Mutlak varlığı temaşa edebilme imkânı tanınmıştır. Varoluşunun varlıktan kaynaklandığını unutmayan insan, mana kazanarak duranı temaşa edebiliyorken unutarak Bir’likten çıkan insan, şirk bataklığına hapsolmaktadır. Bu noktada şirkin tanımı, mananın kaçırılmasıyla duranın dönende aranması ve dönene inanılması şeklindedir. Affı olmayan şirk meselesinin yanında “inanıyorum” diyen bir kimsenin hakiki inanç kategorisinde olmaması insanlığın düştüğü bir handikaptır. İnanç, tevhit ile kesret arasında debelenen insanı, düştüğü çukurdan çıkartmaktadır. Esasında inanç, insanın ruhunu sonsuzluğa çevirmesiyle gerçekleşen bir mucizedir. 

 

Aslolan gerçeklik; duranın, dönenlere yaratma yoluyla kendini daima hatırlatmasıdır. Varlık ile yokluk arasında mahzunlukta bulunan insan, daimi bir bilinç hâli ile duranda dönerek kesretten sıyrılıp varlığa yaklaşabilecektir. 

Scroll to Top